Adana Demirspor, sevincinde çocukluğumuzu bulduğumuz, cefasında gençliğimizi kaybettiğimiz yuvamız. Adana şehrinin asi mavisi, 1940’ta, demiryolu işçilerinin alın teriyle kuruldu. Cumhuriyet, değişen koşullar, bir nebze de olsun izini demiryollarına bırakmıştı, demiryolları da Adana Demirspor’a… Kimse tahmin etmiyordu, basitçe çıkarılan bir kanunnameyle kurulmuş gibi görünen bu takımı bütün şehrin sahipleneceğini, onu kendiyle bütünleştireceğini. Yüzmeyi kanalda öğrenen Adana gençleri, demiryolu emekçilerinin, Adana halkının çocukları Adana Demirspor’da kendilerini buldular. Sevgilisinden yadigâr Fofo lakabıyla bilinen Muharrem Gülergin’in önderliğinde oluşan yüzme ve sutopu takımı, “Yenilmez Armada”; Erdal Acet gibi önemli sporcular yetiştirdi. Adana’nın ekonomik yapısı, sosyal çeşitliliği, aynı anda hem Akdeniz hem Güneydoğu kültürünün dinamiği bir işçi kulübüyle birleşince olanlar oldu: Adana Demirspor, Çukurova’nın yâri.

Ne mutlu bize ki Demirspor’da, Türkiye’nin diğer bölgelerine göre tribün kültürü daha erken yerleşti. Bu biraz da bizim şansımız. Türkiye’deki tribün gruplarının kuruluşuyla ilgili farklı tarihler verilse de ilk kurulanlardan birinin “Mavişler” olduğunu biliyoruz. Ne var ki tribünlerin gelişimi, ülkemizde, daha çok Avrupa örnek alınarak ilerledi. Kimi zaman Avrupa’daki gurbetçilerin sempatisini kazanan kulüpler, kimi zamansa oradaki pratiği uzaktan izleyen tribüncüler kendilerine çok şey kattılar. Elbette bu bir eleştiri değildir. Var olan pratikten faydalanmak taklitçilik değil bilakis ondan faydalanmamak ben bilirimciliktir. Buna karşın Demirspor tribünü, zaman içinde yurtiçi ve yurt dışından etkilenmiş olmakla birlikte, öz değerleriyle kendi kültürünü oluşturmuştur. Yani tribün kültürü yerleştirmek yerine öz değerleri ve çevresel özelliklerle kendi kültürünü yaratmıştır. Bu erken gelişim, Demirspor tribününün karakterinin, kimliğinin oluşumunda söz sahibidir.

Bugün, kozmopolit bir tribünden söz ediliyor. Kozmopolitlikten kasıt farklı uluslardan insanlarsa, dünya üzerinde böyle olmayan bir kulüp yoktur ve evet, Demirspor da kozmopolittir. Kulüplerin ve tribünlerin gerçek karakterleriyle ilgili en önemli notu bize “İşçi Milli Takımı Zonguldakspor” gösteriyor. Burda esas önem işçi vurgusunda değil, işçilerin sınıf bağının milli bağlardan üstün olduğunu göstermesinde, enternasyonal vurguda. Demirspor’un kimliği de, ezilen sınıfların bağında ve onların bağrında yatmaktadır. Che Guevara gibi, enternasyonal mücadeleyi hayatı boyunca pratik etmiş bir devrimcinin tribünümüzde önemli bir simge haline gelmesinin sebebi budur. Bu kimliğin getirdiği sorumluluk gereği Şimşekler Grubu’nun öncülüğünde Demirspor tribünü sosyal olaylara duyarlı, eleştirel bir tribün haline gelmiştir. Bu sorumluluk gereği 1 Mayıslarda taraftarlık önem kazanmış ve birçoğumuzun ilk örgütü, devrimci-demokrat kültürle ilk tanıştığı yer Adana Demirspor tribünleri olmuştur. Bu doğrultuda İşçi Milli Takımı Zonguldakspor da Livorno Calcio da kardeş takımlarımızdır ama sebep aramızdaki yapay bağlar değil, bizzat tarihin getirdiği sınıfsal bağlardır. Demek istediğimiz, ortak manevi değerler ortak maddi bağlar yaratmaz, ortak maddi bağlar ortak manevi değerlerin oluşumunda ana rol oynar. Ve bu değerler, müsebbibi olan ortak bağları sıklaştıracaktır.

İşte bu bağlara sahip emekçi sınıflar, futbolla; hatta daha genel düşünürsek sporla özgürleşirler. Spor, aynı sanat gibi, bilim gibi entelektüel bir faaliyettir. Ne var ki aynı ölçüde de, futbolla tutsak edilebilirler. Özgürleştiğimiz bir alanın bizi tutsak etmesi garip gelebilir ancak Passolig, 6222 gibi kurum ve yasalar tarihin diyalektiğine uygun şekilde, buna neden oluyor. Futbolun emekçileri özgürleştirmeye devam etmesi için, emekçilerin de futbolu özgürleştirmesi gerekiyor. Ve bundan önce de, emekçilerin kendilerini özgürleştirmesi gerekiyor. Dimitrov’un faşizm tanım ve tahlilinde onun mali sermayeyle ilgisi açıkça ifade ediliyor. Ve günümüzde futbol da, yani endüstriyel futbol da, tıpkı kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizme dönüşmesi gibi endüstriyel ötesi bir futbola, finans-futbola dönüşmüştür. Taraftar olmak için banka müşterisi olmanın gerektiği bu futbol düzenini yıkmak, futbolun bizi hem özgürleştirdiği hem de tutsak ettiği çelişkiyi çözmek için, ana çelişkiyi çözmek gerekiyor. Bununla beraber, faşizm, finans-futboldan bağımsız olmak bir yana dursun, tam da onun getirdiği bir olgu olarak tribünlerde yayılıyor. İşte burada devrimci tribünlerin antifa mücadelesi önem kazanıyor. Bu mücadele, devrimci tribünlerin, devrimci mücadelede edindiği insani duygular ve entelektüel birikimin razı gelmemesiyle faşizme karşı duran bir mücadele değil,  devrimci mücadelenin bizzat emrettiği ve onunla iç içe geçmiş bir mücadeledir. Endüstriyel futbolun başka bir boyuta dönüşmesiyle tribünlerde faşizmin yayılması tesadüf değildir, aynı kapitalizmin gelişmesiyle faşizmin yükselmesi gibi. Sosyal, siyasal faktörler saymakla bitmez, ama başat olan faktör ekonomidir.

Tribünlerde faşizmin yayılması-yükselmesi karşısında, antifa mücadelesinin ekonomik –daha doğrusu sınıfsal- kökünü göz ardı etmeyelim. Tam da bu yüzden Adana Demirspor –ve elbette diğer sınıf bağı olan kulüp ve taraftarlar- antifa mücadelesi için önemlidir. Bu yüzden 6. Bölge bir taraftar oluşumu olarak Ankara’daki Barış Mitingine katılmıştır, bu yüzden Şebnem Yurtman’ı aynı mitingde önce kaybetmiş, sonra tanımışızdır. Bu yüzden aynı maçta hem tribün liderlerine 6222’den verilen cezaları protesto etmiş hem Şebnem Yurtman’ı anmışızdır. Endüstriyel futbola sıkılı yumruklarıyla bizlere onurlu şekilde veda eden Bekir Çınar bu yüzden bizim için hala unutulmazdır. Çünkü kendini bir yana bırakıp Demirspor’un kimliği gereği Livorno gibi bir kulübü Adana’ya getirmiştir, Adana halkıyla bütünleşmiştir. Demirspor bizim için önemlidir. Bizi özgürleştiren futbolu Demirspor güzelleştiriyor. Biz de futbolu özgürleştireceğiz.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here